Hobbit Evi
Tarihçe
Hobbitler
Yemekler
Müzik
Flora & Fauna
Çevremiz
|
|
Tarihçe
Eskiçağda yaklaşık yirmi ayrı dağın, Olympos adını taşıdığı bilinmektedir. Olasılıkla bu adın kökeninde Yunan-öncesine ait, "dağ" anlamında bir sözcük vardır. Olympos dağları içinde en ünlüsü, tanrıları barındıran Thessalia'daki Olympos'tur, onu günümüzde Uludağ denen Mysia'daki adaşı izler. Bu ikisinin yanında Lykia Olympos'u çok sönük kalır. Bazı durumlarda dağın adı, yakınındaki kente de verilmiştir; ilk akla gelen, Peloponnesos yarımadasında, Olympiad oyunlarının düzenlendiği Olympia kentidir. Lykia'da da dağ -hemen hiç kuşkusuz Tahtalı Dağ- ile 16 km. güneyindeki kent aynı adı paylaşır.
Olympos yerleşmesinin kökenine ilişkin bilgi edinilememektedir. Belli ki, dağ en erken zamanlardan beri Olympos adıyla anılmıştır, ama yerleşme ilk kez İ:Ö. 2. yüzyılda karşımıza çıkar. Bu dönemde kent Lykia Birliği'ne özgü tipte sikke bastığına göre, anlaşılan birliğin bir üyesidir. Olympos İ.Ö. 100 yılına doğru Lykia'nın en önemli kentlerinden biri sayılır. Lykia Birliği üyeleri üç sınıfa ayrılmıştır ve birlik toplantılarında sırasıyla bir, iki ya da üç oy sahibidir. Strabon Olympos'u üç oy hakkına sahip altı kent arasında sayar. Eserini Augustus döneminde kaleme alan Strabon, bu bilgiyi Ephesoslu tarihçi Artemidoros'tan aktarmakta, dolayısıyla kendisinden yaklaşık yüz yıl önceki durumu yansıtmaktadır. Söz konusu altı kentten dördü Lykia'nın gerçek çekirdeğini oluşturan Ksantos vadisinde yer alırken, biri yani Myra bölgesinin merkezini, biri yani Olympos da doğusunu temsil etmiştir.
Cicero Olympos'u eski bir kent diye anar. Bu sözlere dayanarak, kentin ne kadar eskiye gittiğini saptamak kolay değildir. Bazı bilim adamları Olympos'un Hellenistik Dönem kadar geç bir evrede kurulduğunu öne sürmüşlerdir. Ne zaman kurulmuş olursa olsun, doğu Lykia'yı temsil etme konusunda, tarihsel açıdan daha seçkin Phaselis karşısında Olympos'un önçcelik kazanması şaşırtıcı görünmektedir. Ama Artemidoros'un yazdığı yıllarda Phaselis'in seçilmesine olanak yoktur, çünkü yazarın vurgulayarak belirttiği gibi, kent o dönemde Lykia Birliği üyeliğinden çekilmiştir. İ.Ö. 1. yüzyılın başlarında hem Phaselis hem Olympos Zeniketes'in buyruğu altındaki korsanlarca ele geçirilip, işgal edilmişti..
Sonuç olarak, İ.Ö. 100 dolaylarında Olympos Lykia Birliği'nin birinci sınıf bir üyesiyken, Phaselis artık üyeler arasında yer almamaktadır. Her ikisi de birkaç yıl sonra Zeniketes'in, İ.Ö. 78 yılında ise Servilius Vatia'nın eline geçer. Artık toprakları Roma mülkiyetinde, ager publicus'tur; başka bir deyişle özel şahıslara verilebilir, satılabilir ya da kiralanabilir. Bu durum olasılıkla iç savaşların sonuna, Roma İmparatorluğu'nun kuruluşuna değin devam etmiştir. Strabon, Olympos'un "büyük bir kent" olduğunu belirtirken, Cicero da Servilius'un seferi sırasında "her bakımdan zengince donatılmış eski bir kent" ile karşılaştığını bildirir. Korsan işgali altında kalması hiç kuşkusuz eski parlaklığını bir ölçüde söndürmüştür; İ.S. 1. yüzyılda Plinius kentten söz ederken, hep geçmiş zaman kullanır, sanki artık yokmuş gibi. Pilinius kesinlikle durumu abartmıştır. Çünkü Roma İmparatorluk Dönemi'nde Olympos yeniden Lykia Birliği'nin saygın bir üyesi olarak karşımıza çıkar. İ.S. 2. yüzyılda birlik aldığı bir kararın imparatora iletilmesi için bir Olymposlu'yu elçi seçmiştir. Aynı dönemde Olymposlular baş tanrıları Hephaistos onuruna kutladıkları büyük şenliği belirli aralıklarla yinelerler. İ.S. 3. yüzyılda Solinos'un Olympos'tan "bir zamanlar soylu bir kent idi; ama varlığını sürdüremedi, şimdi yalnızca bir kaleden ibaret" diye söz etmesi de iddialı bir abartmadır. Bu sözlerin yazıldığı dönemde, kent otonom sikke darbetmektedir. .
Plutarkhos, Pompeius'un korsanlara karşı gerçekleştirdiği seferi anlatırken, ilginç bir bilgi verir bizlere. "Korsanlar" der Plutarkhos, "Olympos'ta garip kurbanlar yapıyorlar ve birtakım gizli ayinler düzenliyorlardı. Bunlar arasında yöreye ilk kez korsanların tanıttığı, günümüzde yaygınlıkla benimsenen Mithras ayinleri de vardı."Zerdüşt sisteminin sırf ışıktan oluşmuş ruhunu temsil eden Mithras'ın kültü, gerçekten de Roma İmparatorluğu'nun her yanında revaç bulmuştu ve söylenenlere bakılırsa, İ.S. 2. yüzyılda Hristiyanlıktan daha yaygındı. Mithras kültünün Roma lejyonerlerince doğudan getirilmesi ne kadar kesin ise, Mazdaizmin batıya yayılmasında Kilikyalı korsanların rol oynamaları da bir o kadar ilginçtir..
Söylediklerimizin dışında, Olympos'un yüksek nitelikli safranı, yetiştirdiği tek ünlü kişi olan Methodius isimli piskoposu ve hepsinden önemlisi yakınındaki dağda yanıp duran doğal ateşi ile tanındığına dikkat çekmemiz gerekir..
Herkesin ilgisini çekecek bu ateş Olympos'un birkaç kilometre kuzeybatısındaki tepelerde, yaklaşık 250 metre yükseklikte yer alır. Yürümek isteyenler için gidiş de dönüş de birer buçuk saat sürecektir. Ama kum ve gevşek tahtalar üzerinden geçebilen bir araç ile dağın eteğine gelip, söz konusu noktaya yalnızca yarım saatlik bir yürüyüş sonucunda ulaşmak da mümkündür. Patika yürüyüşe elverişlidir. Bazı kesimlerinde taş döşeli antik yolun kalıntıları ile karşılaşılır. Yanartaş denen ateş, zaman zaman görünüm değiştirse de, en azından antik çağdan, belki çok daha öncelerden beri yanmaya devam etmektedir..
Yamaç ormanlıktır, fakat bir noktada gri ve beyaz renkli taşlarla kaplı, yaklaşık 45.7 metre karelik bir alan bitkilerden neredeyse tamamen yoksun kalmıştır. Ateş buradaki 60-90 cm. genişlikte, derin bir çukurun içinde yanmaktadır; geceleri açık denizden bile görülebilir, ama gündüzleri göze daha az çarpar. Alev çukurun ağzını pek az aşmaktadır; gücü bir kamp ateşinden fazla değildir. Beaufort 1811 yılında benzer bir görüntüyle karşılaşmıştır, ama başka kaynaklar farklı gözlemler aktarırlar. Spratt 1842 yılında 1.50-1.80 m. Derinliğindeki, krater benzeri çukurdan fışkıran büyük alevin yanı sıra, çevresindeki çatlaklardan çıkan küçüklerini, von Luschan ise 1882'de bir büyük ile çok sayıda küçük alev gördüğünü yazar. 1904'te Hogarth bir düzine menfezden yükselen neredeyse görünmez alevlerle karşılaşmıştır. Günümüzde (1979) ikincil nitelikte sadece bir tek gaz kaçağı vardır; günüydeki ana alevin hemen üzerine rastlayan bu kaçak, yalnızca bir kibrit çakıldığında alev almaktadır..
Yanartaş ile ilgili çok sayıdaki antik kaynak, ateşin suyla söndürülemeyeceği, bunun ancak ve ancak üzerine taş ve toprak atıldığında başarılabileceği konusunda uzlaşırlar - ne var ki, ateşin yeniden yanmaya başlaması kaçınılmazdır. Bugün menfezlerin eskiçağdaki sayısını da, boyutlarını da saptayamıyor ve mevcut yan menfezden çıkan ateşin çok az toprak ya da suyla, hatta üflenerek söndürülebildiğini gözlemliyoruz. Ana ateş de bir bardak suyla söndürülebilmesine karşın, on-on beş saniye sonra kendiliğinden bir kez daha alev alıyor..
Ateşin çevresinde sıradan birtakım yapı kalıntıları durmaktadır; bir zamanlar burada yükselen Hephaistos tapınağını çağrıştırmalarına karşın, ortaçağa tarihlenirler. Romalıların Vulcanus adıyla tapındıkları Hephaistos, ateş tanrı, demirci tanrı ve Aphrodite'in eşi olmaktan başka, Olympos kentinin baş tanrısı idi. Olympos'ta mezarlara zarar veren kişilere kesilen ceza, çoğunlukla Hephaistos tapınağı hazinesine ödeniyordu. Tanrı adına düzenlenen büyük şenlikten yukarıda söz etmiştik. En önemli Yunan tanrıları arasında sayılmayan Hephaistos'un Olympos'taki üstün konumu, Yanartaş'ın varlığından kaynaklanıyordu. Sonsuz ateşin yakınlarında on-on iki yazıt ele geçmesine karşın, bunlar ne ateşe ne de Hephaistos'a değirmektedir; çoğu çeşitli yurttaşların betimlendiği heykellere ait kaideler üzerinde yer almaktadır..
İ.S. 4. yüzyılda ve sonraları, birden çok yazar ateşin yanıp durduğu daha Khimaira adıyla değinir. Homeros'a göre, Khimaira Lykia kralı Iobetes tarafından görevlendirilen Bellerophontes'in öldürdüğü, ateş soluyon bir canavardır. Ozan onu önü aslan, arkası yılan, ortası keçi biçimli bir canavar olarak betimler; yaratığın görsel sanatlarda karşılaştığımız alışılagelmiş ikonografyası yanda gösterilmiştir. Homeros Khimaira'nın Lykia'nın hangi kesiminde yaşadığını bildirmemiştir, ama daha geç kaynaklar onu Ksanthos vadisinin ötesine, bölgenin batı ucundaki Kragos Dağı'na yerleştirirler. Strabon bu yörede daniz kıyısına ulaşan bir vadiye Khimaira dendiğini yazar. Khimaira adının en doğudaki Yanartaş'a aktarılması, canavarın ateş solumasından kaynaklanmış gibi gözükmektedir..
Olağandışı ateşin niteliği, doğal olarak merak uyandırmıştır. Yalnızca ateş yandığında duyumsanan kokuyu, kimisi iyot, kimisi havagazı, kimisi de benzin kokusuna benzetmiştir. Anlaşıldığına göre gaz zararsızdır. 1882 yılında von Loschan'ın belirttiği gibi, ben de ateşin yanına yaklaştığımda hafif bir petrol kokusu aldım. 1967'de yapılan analizler, ilk ağızda gazın düşük oranda metan içerdiğini ortaya koydu. .
Antik kentin kalıntıları, batıdaki tepelerden inen çayın ağzında ve iki yakasında yer alır. Çay yaz mevsiminde kurumasına karşın, vadinin 804.7 metre yukarısındaki bir kayalıktan doğan ve aynı yatakta akan ikinci bir pınar ile yıl boyunca beslenmektedir. Çayın üzerindeki antik köprünün bir ayağı günümüze ulaşmıştır. Bu kesimde suyun genişliği 18.3 metre kadardır. Derinlik fazla olmadığından, taşların üzerinden zıplayarak karşıya geçilebilir..
Güney yakada nitelikli polygonal işçilik gösteren rıhtım duvarı uzanır. 4.57-5.49 metre genişliğindeki rıhtımın gerisinde 3.05 metre yükseklikte korunagelmiş, benzer bir duvar vardır. İkincisinin doğu ucunda, duvarları kabaca örülmüş, olasılıkla depo işlevli bir yapı bulunmaktadır. Polygonal örgü, "sıralı polygonal" denilen ve Erken Hellenistik Dönem'de yaygınlık gösteren tipi yansıtmaktadır; eğer bu tarihlemeye güvenilirse, Olympos kentinin kuruluşu İ.Ö. 300 yılından çok geç bir tarihe bağlanamayacak demektir. Rıhtım günümüzde, en azından yaz aylarında, su yüzeyinin bir hayli üzerinde kalmaktadır. Ayrıca kum birikintisi çayın ağzını tekne ulaşımına kapatmıştır. Eskiçağda tekneler çayın ağzına değin ilerleyebilmişlerse, deniz seviyesinin çok daha yüksek olması gerekir. Oysa başka yerlerde antik dönemden bu yana deniz seviyesinde alçalma gözlemlenmektedir. Öyleyse "rıhtım"ın yalnızca çay kıyısını sağlamlaştırmak amacıyla yapıldığı düşünülebilir..
Tiyatro da güney yakada yer almaktadır, otlarla kaplanmış, harap durumda küçük bir yapıdır. Bir yandaki kemerli kapının iyi korunagelmesine karşın, oturma kademeleri yerinde durmamaktadır. Bir tümsek sahne yapısının konumunu belirtir, fakat yerleşmenin tümü gibi, burada da kazı yapılmamıştır..
Esas yerleşme kuzay yakadadır. Çayın ağzına yakın bir konumda bulunan akropolis, yapı kalıntılarıyla kaplı, küçük ama sarp bir tepedir. Akropolise çıkan ziyaretçiler, karşılaştıkları yapıları belki bir ödül saymayacaklardır, yine de ören yerinin panoramasını izlemek tek başına yeterlidir. Kentin yerleşim alanı akropolisin batı ve kuzeybatısına doğru uzanır. Olympos kalıntılarını gezmek, dayanıklılık gerektirir..
Kuzeybatıda, Phaselis'teki gibi bir göl yer alır. Buradan çıkan küçük bir dere, çaya akmaktadır.
Güneydoğu kıyısında, Olympos'taki en çarpıcı yapıt durmaktadır. Bu, 4.88 metre yüksekliğinde, lentosu ve söveleri bezemeli, göz alıcı bir kapıdır. İ.S. 2. yüzyıla tarihlenen kapının açıldığı duvar , düzgün kesme taşlardan örülmüştür. Duvarın küçük taşlar ve harç kullanılarak ve kaba bir örgüyle her iki uçta uzatıldığı görülmektedir. Kapısının önüne düşmüş bir heykel kaidesi üzerindeki yazıt, heykelin İ.S. 172/175 yıllarında İmparator Marcus Aurelius'a sunulduğunu bildirir. .
Kentin başlıca nekropolisi, çayın güney yakasındaki tepenin yamaçlarını kaplar. Birçok mezar vardır. İki yüzü aşkın mezar yazıtı yayımlanmıştır. Mezarlardan çoğu, Lykia için karakteristik sayamayacağımız bir tipi yinelemekte, tonozlu bir mezar odasından oluşmaktadır. Duvarlarda beyaz sıva kalıntıları, sövelerde kapının ince bir kanat ile örtüldüğünü gösteren oyuklar bulunur. Nekropolisin batı kesiminde, yukarılarda yer alan iki mezar olağan yazıtın yanı sıra, bir harf falı içerir..
Bir başka yazıt, mezara zarar verenlerin güvenlik şefine ceza ödeyeceğini dile getirir. Bu, Roma Devleti'nin Olympos'ta yerleşik bir memurudur ve toplum düzenini sağlamakla görevli güvenlik koluna komuta eder..
Olympos ören yeri çevrede "Deliktaş" diye belinir. Bu ad, içinde bir insanın geçebileceği yükseklikte doğal bir tünelin uzandığı, çayın ağzındaki kayadan kaynaklanır. Spratt Olympos'a geldiği zaman, sahildeki tek geçidi burada bulmuştur; atlıların genellikle su içinden dolaştıklarını belirtir..
Eskiçağda Güney Kıyılar / George E. Bean
|
|